gurbacık komik gerçek hikayeler
Hastane ve Doktor Faciaları: Muayenehanede, Ameliyathanede, Koridorda Başımıza Gelen Ama Güldüğümüz O Anlar
doktor anıları

Hastane ve Doktor Faciaları: Muayenehanede, Ameliyathanede, Koridorda Başımıza Gelen Ama Güldüğümüz O Anlar

bilgierdemdir Çarşamba, Mayıs 20, 2026
Hastane faciaları - muayenehanede başımıza gelen komik anlar

Hastane: Bekleyenin Komedi Sahnesi

Hayatında en az bir kere hastaneye gitmemiş insan var mı? Varsa da o insan ya çok şanslı ya da çok dikkatli bir hayat yaşıyor. Ama bizim gibiler için hastane, sadece hastalıkların değil komik anların da merkezi. Çünkü hastane öyle bir yer ki, orada her şey ters gidebilir ve genelde de gider. Ama o ters giden şeyler, yıllar sonra anlatılırken kahkaya dönüşür. "O gün hastanede başıma gelen şeyi anlatayım mı?" diye başlayan cümleler, hep en çok güldüren hikayelerin kapısını açar. Bugün hastanede, muayenehanede, ameliyathanede ve koridorlarda başımıza gelen o faciaları, o anları, o "Allah'ım bu gerçekten mi oluyor?" dedirten ama sonra koca bir kahkaha attıran hikayeleri masaya yatırıyoruz. Çünkü biliyoruz ki hastanede bekleme süresi ne kadar uzunsa, o sırada yaşanan komik anlar da o kadar unutulmaz olur. Ve biz bu yazıda o unutulmaz anları hatırlatacağız. Dikkat, yanınızdaki su şişesini ağzınıza sıçamayacak şekilde tutmanızı öneririz.

Bekleme Odası: Sabrın ve Komedinin Buluşma Noktası

Sıra Beklerken Başımıza Gelenler

Hastaneye gittin. Sıra numarası aldın: 187. Şu an çağrılan numara: 42. Ortalama bekleme süresi: bilinmiyor çünkü kimsenin bir fikri yok. O bekleme odasında öyle bir süre geçireceksin ki, o sırada yeni arkadaşlıklar kuracak, dedikodu öğrenecek, hatta kiminin aile geçmişini bile dinleyeceksin. Bekleme odası aslında bir komedi kulübüdür, sadece mikrofon yoktur. Bir keresinde hastanenin kulak hastalıkları bölümünde sıra bekliyordum. Yanımdaki amca bana dönüp "Oğlum, sen de mi kulaktan?" dedi. "Evet" dedim. "Ben yirmi yıldır buraya geliyorum" dedi. Yirmi yıl! Bu adam artık doktordan önce teşhis koyuyor olmalıydı. Sonra devam etti: "Bu doktor çok iyi ama geç kalır. Geçen sefer üç saat bekledim." Üç saat! Ve bu adam hâlâ o doktora geliyordu. Çünkü artık o bekleme odası onun ikinci eviydi. Hatta bekleme odasındaki dergileri o kadar çok okumuştu ki, 2019'dan kalma bir dergideki çapraz bulmacayı ezbere çözüyordu.

Bekleme Odası Arkadaşlıkları

Bekleme odasında kurulan arkadaşlıklar, normal arkadaşlıklardan daha derindir. Çünkü o ortamda herkes aynı acıyı paylaşır: beklemeyi. Bir keresinde kemik kırığı bölümünde üç saat beklerken, yanımdaki teyzeyle öyle bir muhabbet kurdum ki, sonunda bana böreği tarifini bile verdi. "Kızım, beklerken ne yapacaksın, öğren bir şey" dedi. Ve o börek tarifi, o günkü kırık kemikten daha hatırlanır oldu. Hastane bekleme odası, aslında bir nevi halk eğitim merkezidir. Orada börek tarifi öğrenirsin, örgü örmeğini öğrenirsin, hatta bazen doktorun bile bilmediği şeyler öğrenirsin. Bir başka seferinde, göz hastalıkları bölümünde beklerken, yanımdaki abla bana döndü ve "Senin gözlerin mi bozuk?" diye sordu. "Evet, biraz bulanık görüyorum" dedim. "Bende de öyle" dedi. Ve o andan itibaren birbirimize görmeden destek olmaya başladık. O benün reçetesini okuyamıyordu, ben onunkini okuyamıyordum. İkisi bir arada bir tane okuyabilen insan oluşturuyorduk. Abla sonunda "Kızım, sen benim göz ol, ben senin kulak olayım" dedi. Ve o gün hastaneden ikili bir ekip olarak çıktık. Hâlâ görüşüyor muyuz? Hayır. Ama o gün o bekleme odasında bir bağı oluşturduk ki, bu bağ normal hayatta hiçbir ortamda kurulamazdı.

Doktor Muayenesi: İletişimsizliğin Başkenti

Doktorun Yazdığı Reçete: Şifreli Mesaj mı?

Doktorun elinden çıkan reçete, dünya üzerindeki en büyük şifreli mesajlardan biridir. O yazıyı okuyabilen eczacı, aslında gizli bir dil uzmanıdır. Biz normal insanlar için o reçete, bir sanat eseridir. Çünkü o harfler ne Latin alfabesine ne de Kiril alfabesine benzer. O, "doktor alfabesi"dir ve bu alfabeyi sadece eczacılar okuyabilir. Bir keresinde doktor bana reçete yazdı. O sırada "Bu ne için?" diye sormaya cesaret edemedim çünkü o yazıdan hiçbir şey anlayamıyordum. Eczacıya gittim, reçeteyi uzattım. Eczacı baktı, baktı, bir daha baktı. Sonra bana döndü: "Bu hangi doktor yazdı?" diye sordu. Adını söyledim. Eczacı başını salladı: "Bu doktorun yazısını ancak ben ve bir başka eczacı okuyabilir. O da emekli oldu." Yani reçetemi okuyabilecek son kişi emekli olmuştu! Neyse ki eczacı deneyimliymiş, "Muhtemelen bu burun spreyi" diyerek bir tahmin yürüttü. Muhtemelen! Eczacı bile emin değildi ama reçeteyi yerine getirdi. Ve o sprey gerçekten de burun spreyiydi. Tecrübe her şeydir.

Doktorla Anlaşma Sorunları

Doktor muayene odasında hasta ile doktor arasındaki iletişim bazen iki farklı gezegenden gelen varlıkların iletişimine benzer. Doktor "Bu ufak bir şey" der, hasta "Ölüyor muyum?" düşünür. Doktor "Biraz dinlen" der, hasta "Yatarak mı, oturarak mı, hangi pozisyon?" diye sorar. Ve o "biraz" kelimesinin tanımı herkes için farklıdır. Doktor için "biraz" üç gün demektir, hasta için "biraz" on beş yıl demektir. Bir gün doktora gittim. "Neyin var?" dedi. "Boğazım ağrıyor" dedim. "Aaa, boğaz mı?" dedi, sanki boğaz ağrısı dünyanın en egzotik hastalığıymış gibi. Sonra ışığı boğazıma doğru tuttu ve "Aaa evet, kızarıklık var" dedi. Tabi ki var, yoksa niye gelmiş olayım? Sonra devam etti: "Biraz sulu içecek için, boğazınızı yormayın." Ne demek boğazımı yormamak? Boğazımı spor yapıyor sanıyorum? Hangi egzersizleri yapayım ki boğazım yorulmasın? Bu soruları sormadım ama içimden geçirdim. Ve o günden sonra boğaz ağrıdığında sulu içecek içiyorum. Çünkü doktor öyle dedi. Doktorun sözü, annenin sözü gibidir: Sorgulanmaz, uygulanır.

Ameliyathanede Yaşanan Absürtlükler

Ameliyat Öncesi Kaygı ve Komedi

Ameliyat olacak insanın içine düşer bir korku. Ama o korku bazen öyle absürt durumlara yol açar ki, sonradan gülmezseniz garanti veriyorum. Örneğin, ameliyat öncesi hazırlık aşamasında hastaya "Hiçbir şey yemeyin, için" derler. Ve o "hiçbir şey" gerçekten hiçbir şeydir. Bir damla su bile yok. Sabah kalkarsın, miden kazınır, ama yiyemezsin. O açlıkla ameliyathaneye girersin. Ve o an düşünürsün: "Ben bu ameliyatı aç karnına mı yapacağım?" Evet, yapacaksın. Çünkü ameliyattan sonra yemek yemenin keyfi, aç karnına ameliyat olmanın acısından çok daha büyüktür. Bir arkadaşıma apandisit ameliyatı olacaktı. Ameliyat öncesi o kadar gergindi ki, hemşire kan alırken bayıldı. Ama o bayılma öyle bir bayılmaydı ki, hemşire "İğne mi korkutuyor?" dedi, arkadaşım "Hayır, açlığın verdiği baş dönmesi" dedi. İğneden korkmayan ama açlıktan bayılan bir insan. Ve o ameliyattan sonra ilk yediği yemek? Çorba. O çorba, hayatında içtiği en lezzetli çorbaydı. Çünkü açlığın verdiği tat, hiçbir baharatın veremeyeceği bir lezzettir.

Uyanma Odası: Yeni Bir Hayata Doğuş

Ameliyattan çıktıktan sonra uyanma odasında yaşananlar, gerçek hayatta yaşanmayan bir komedinin sahnesidir. Çünkü anestezi etkisiyle insanlar öyle şeyler söyler, öyle şeyler yapar ki, normalde hiç yapmazlar. Bir insan anestezi etkisiyle eski sevgilisine mesaj atabilir, annesine "Seni çok seviyorum" diyebilir, hatta doktora "Seni de seviyorum" diyebilir. Anestezi altında söylenen sözlerin hiçbir hükmü yoktur ama anıları sonsuza kadar kalır. Bir tanıdığım ameliyattan sonra uyanma odasında hemşireye "Siz melek misiniz?" diye sormuş. Hemşire gülümsemiş ve "Hayır, hemşireyim" demiş. Ama adam ikna olmamış: "Hayır, siz kesinlikle meleksiniz. Kanatlarınızı göremiyorum ama hissediyorum" demiş. Ve o andan itibaren o hastanede herkes ona "Melek Hemşire" demeye başlamış. Adam uyanınca hiçbir şey hatırlamıyordu ama hemşire o anı hayatı boyunca unutmadı. Bir başka arkadaşım diş çektirdikten sonra uyanma odasında telefonunu çıkarıp, Uygulama üzerinden sipariş vermeye çalışmış. Ama o kadar etkilenmiş ki, adres olarak "Ağzımın içi" yazmış, not kısmına da "Lütfen çürüğe teslim edin" eklemiş. Sipariş elbette gerçekleşmedi ama o sipariş ekran görüntüsü arkadaş grubumuzun en çok paylaşılan fotoğrafı oldu.

Hastane Koridorlarında Yaşanan Tuhaf Anlar

Yanlış Odalara Girenler

Hastane koridorları bir labirenttir. Ve bu labirentte kaybolmak, komedinin başlangıcıdır. Çünkü hastane koridorlarında yanlış odaya girmek, yanlış kişinin muayenesine girmek ve hatta yanlış kata çıkmak kadar doğal bir şey yoktur. Herkes en az bir kere hastanede kaybolmuştur. Ve o kaybolma anında yaşananlar, sonra anlatılırken en çok gülen anılardır. Bir keresinde hastanede_check-up için gittim. Katlar arasında dolaşırken bir odaya girdim. Oda küçük, ortada bir masa, karşımda bir doktor oturuyor. "Buyurun" dedi. Oturdum. "Şikayetiniz ne?" diye sordu. "Check-up için geldim" dedim. Doktor bana tuhaf tuhaf baktı. "Bu ortopedi bölümü" dedi. "Check-up için iç hastalıklara gitmeniz gerekiyor." Kalktım, özür diledim ve çıktım. Ama o odadan çıkmadan önce doktorun "Yine gelirsiniz" demesini hiç unutamıyorum. Sanki hastanesinin sadık müşterisi olmak istiyormuş gibi. Bir başka hikaye daha var: Bir amca, hastanede tuvalet ararken ameliyathaneye girmiş. Kapı açıkmış, içeri girmiş, etrafına bakmış, herkes yeşil önlüklü, maskeli. Amca durmuş, "Ben yanlış yere mi girdim?" demiş. Doktorlar bakmış, biri "Evet amca, burası ameliyathane" demiş. Amca utanmadan "Peki, ameliyat değilse tuvalet nerede?" diye sormuş. O anda ameliyathanede gülüşmeler duyulmuş. Ve o amca, hastanenin en ünlü tuvalet arayıcısı olarak tarihe geçmiş.

Hastane Yemekleri: Beklenti ve Gerçeklik

Hastane yemekleri üzerine çok konuşulur ama az anlaşılır. Bir yandan sağlıklı olması beklenir, diğer yandan lezzetli olması istenir. Ama hastane yemekleri, bu iki beklentiyi bir arada tutmak konusunda hiçbir zaman başarılı olamamıştır. Çünkü hastane yemeği öyle bir yemek ki, sağlıklıdır ama tatsızdır, doyurucudur ama ruhsuzdur. Ve o yemeği yerken insan düşünür: "Ben iyileşmek için mi yiyorum, yoksa cezamı çekiyorum?" Bir keresinde hastanede yatarken bana öyle bir yemek getirdiler ki, tabağın içindekileri tanımlamak için yeni bir dil icat etmek gerekiyordu. "Bu ne?" dedim. "Sebze çorbası" dediler. İçinde ne var? "Sebze" dediler. Hangi sebze? "Çeşitli" dediler. Peki, bu yeşil şey ne? "İşte o" dediler. "O" da ne? "O da sebze" dediler. Ve o günden sonra "O sebze" hastane yemeklerinde en çok merak edilen malzeme oldu. Kimse ne olduğunu bilmiyordu ama herkes yedi. Çünkü başka seçenek yoktu.

Acil Servis: Hayatın En Dramatik Ama En Komik Sahnesi

Acilde Geceyarısı Maceraları

Acil servis, hastanenin en canlı, en kaotik, en dramatik ve bazen de en komik yeridir. Özellikle gece yarısı acil servise düşen insanlar, hayatlarının en tuhaf anlarını yaşarlar. Çünkü gece acil servisinde her şey olabilir: Birisi çenesini çıkarmış olabilir, birisi yabani ot yemiş olabilir, birisi de sabaha kadar oturmuş olabilir. Ve o insanlar bir araya geldiğinde, oluşan tablo bir komedi filminden fırlamış gibidir. Bir gece acil servise düşmüştüm. Sabahın üçü. Karşımda bir amca oturuyor, ayağının birini tutuyor. Yanımda bir genç kız, kolu kırılmış, gülüyor. Neden gülüyor? "Eşeğe binerken düşmüş" diyor. Eşeğe binerken düşmek! Ve bu kız bunu bir kahkaha ile anlatıyor. O an anladım ki acil serviste herkes birbirinin hikayesini dinliyor ve herkes birbirine "Sen de mi?" diyor. Bir topluluk oluşturuyoruz ve o toplulukta herkes birbirinin acısına gülüyor. Ama bu gülüş, alay eden bir gülüş değil, dayanışma gülüşüdür. "Ben de buradayım, sen de buradasın, beraber bekleyelim" gülüşüdür.

Acilde Yanlış Anlaşılmalar

Acil serviste iletişim bazen tamamen kopar. Çünkü acı, stres ve yorgunluk bir araya geldiğinde, insanlar birbirini yanlış anlar. Ve o yanlış anlamalar, komedinin altın madenidir. Bir seferinde acilde bir amca bağırmış: "Hemşire, acil!" Hemşire koşarak gelmiş: "Ne oldu amca?" Amca: "Çay var mı?" Evet, acil olarak çay istemiş. Ve o "acil" kelimesi, acil serviste her şey için kullanılabilir. Acil çay, acil tuvalet, acil yemek, acil şarj kablosu. Her şey acildir çünkü acilde herkes sabırsızdır. Bir başka seferinde, acilde bir kadın yüksek sesle konuşuyordu. Yanındaki adam sürekli "Daha yüksek sesle konuş, duyamıyorum" diyordu. Kadın daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Sonra anlaşıldı ki, adam kadının babası ve işitme cihazı evde kalmış. Ve o andan itibaren acil servisin tamamı o kadının hikayesini dinlemeye başladı. Çünkü artık herkes duyuyordu. Ve o hikaye, acil serviste o gece bekleyen herkesin ortak anısı oldu. Acil servis beklerken kurulan bu tür bağlar, başka hiçbir ortamda oluşmaz.

Hemşireler: Hastanenin Asıl Patronları

Hemşirelerle İletişim: Sanat Eseri

Hemşireler, hastanenin gerçek patronlarıdır. Doktorlar teşhis koyar ama hemşireler her şeyi yönetir. Onlar hastanenin kalbidir, beyindir ve bazen de komedyendir. Çünkü hemşireler, hastaların en tuhaf isteklerini, en absürt sorularını ve en dramatik anlarını en sakin şekilde karşılarlar. Ve onların o sakinliği, bazen insanı daha çok korkutur. Çünkü "Sorun değil" diyen bir hemşirenin "Sorun değil" demesi ile "Bu ciddi" diyen bir hemşirenin "Bu ciddi" demesi arasındaki farkı anlamak için hemşire olmak gerekir. Bir hemşireye "Bu iğne acıtır mı?" diye sormuşlar. Hemşire gülümsemiş ve "Biraz acıtabilir" demiş. Biraz! O "biraz" kelimesi, aslında "çok acıyacak ama sizi korkutmak istemiyorum" demektir. Ve o iğne öyle bir acıyabilir ki, "biraz" kelimesinin tanımı bir anda değişir. Ama hemşire haklıdır. Çünkü eğer "Bu çok acıyacak" dese, kimse o iğneyi yaptırmaz. Ve iğneyi yaptırmamak, hastalığı daha da kötüleştirir. Yani hemşireler, aslında küçük beyaz yalanlar söyleyen kahramanlardır.

Hemşirelerin En Çok Duyduğu Cümleler

Hemşirelerin en çok duyduğu cümlelerin başında "İğne yaptırmaktan korkuyorum" gelir. Ve bu cümleyi söyleyenlerin çoğu, bıçaklı cerrahlara, devasa ameliyat makinelere veya kan testi borularına bakmaktan korkmayan insanlardır. Ama iğne? O incecik, minnacık iğne? İşte o korkutur. Çünkü iğne, insanın en ilkel korkusunu tetikler: Delinme korkusu. Ve o korku, insanın boyutunu, yaşını veya pozisyonunu umursamaz. İki metrelik bir adam, iğne karşısında bir çocuk gibi titreyebilir. Ve hemşire, o iki metrelik adama bir çocuğu sakinleştirir gibi yaklaşır. Bir gün hemşireler odasının önünden geçerken duydum: "Bugün üçüncü hastam 'İğne yaptırmaktan korkuyorum' dedi. Üçü de 40 yaş üstü erkek." Ve o an anladım ki, hemşireler sadece sağlık çalışanları değil, aynı zamanda psikologlar, sakinleştiriciler ve kahramanlardır. Onlar her gün onlarca insanın korkusunu hafifletir, onlarca insanın acısını dindirir ve onlarca insanın gülümsemesini sağlar. Ve bazen o gülümseme, hastanın iyileşmesinden daha önemlidir.

İlaç ve Reçete Faciaları

Eczanede Yaşananlar: İkinci Muayene

Eczane, hastane sonrası ikinci muayene yeridir. Çünkü eczacı, doktorun yazdığını okuyamazsa, kendi teşhisini koyar. Ve o teşhis, bazen doktorunkinden daha doğru olabilir. Eczacılar yılların deneyimiyle, hastanın yüzüne bakarak hangi ilaca ihtiyacı olduğunu tahmin edebilir. "Bu doktor her zaman bu yazıyor" diyen bir eczacı, aslında doktorun yazısını değil, rutinini okuyordur. Bir gün eczaneye gittim. Reçeteyi uzattım. Eczacı baktı, başını salladı ve "Bu doktor mu?" dedi. Adını söylemeden eczacı doktoru tanımıştı. Demek ki bu doktorun reçeteleri eczanede bir efsaneydi. Eczacı devam etti: "Bu yazıyı sadece ben ve bir başka eczacı okuyabilir. O da emekli oldu." Ve o an anladım ki, reçetemi okuyabilecek son kişi emekli olmuştu. Ama eczacı deneyimliydi. "Muhtemelen burun spreyi" dedi. Muhtemelen! Eczacı bile emin değildi ama reçeteyi yerine getirdi. Ve haklı çıktı. Tecrübe her şeydir.

İlaç Kullanım Kılavuzu: Korku Filmi Senaryosu

İlaç kullanım kılavuzları, insanın içini korkutmak için yazılmış gibi gelir. "Yan etkiler: Baş ağrısı, mide bulantısı, baş dönmesi, uyku hali, uykusuzluk, iştah artışı, iştah kaybı, terleme, üşüme, sıcak basması, ağız kuruluğu, ağızda tat değişikliği,..." Liste uzar gider. Ve o listeyi okuyan insan düşünür: "Bu ilaç beni mi iyileştirecek, yoksa yeni bir hastalık mı ekleyecek?" Çünkü o yan etkilerin listesi, ana hastalıktan daha uzun ve daha korkutucudur. Bir keresinde bir ilacın kullanım kılavuzunda "Nadir görülen yan etkiler: Ani ölüm" yazdığını gördüm. Ani ölüm! Bu bir yan etki mi yoksa sonuç mu? Ve o "nadir görülen" kelimesi ne kadar nadir? Biri mi? İkisi mi? Ben mi olacağım o biri? Bu soruların cevabını kimse vermez. Ama ilacı içersiniz. Çünkü alternatif, hiçbir şey yapmamaktır. Ve hiçbir şey yapmamak, bazen en büyük risktir. Yani o kılavuzu okuyup ilacı içmek, bir nevi kumar oynamaktır. Ama bu kumarı oynamaktan başka çareniz yoktur. Çünkü doktor öyle dedi. Ve doktorun sözü, annenin sözü gibidir.

Sonuç: Hastane Deneyimi Bir Komedi Filmi Gibidir

Hastane deneyimi, başından geçen için bir kabus, anlatan için bir komedi, dinleyen için bir eğlencedir. Ama ortak bir nokta var: Herkesin bir hastane hikayesi vardır. Ve o hikaye, ne kadar trajik olursa olsun, anlatırken mutlaka bir kahkaha barındırır. Çünkü insanlık, acıyı gülerek atlatma konusunda uzmanlaşmıştır. Ve hastane, bu uzmanlığın en çok pratiğe dönüştüğü yerdir. Eğer senin de bir hastane facian varsa, yorumlarda paylaş. Çünkü bu hikayeler, tek başına gülmek yerine birlikte gülmek içindir. Ve birlikte gülmek, birlikte iyileşmek demektir. Unutma, hastanede bekleme süresi ne kadar uzunsa, o sırada yaşanan komik anlar da o kadar unutulmaz olur. Ve o unutulmaz anlar, hayatının en değerli hikayelerine dönüşür. Şimdiden geçmiş olsun ve iyi gülmeler dileriz. Çünkü gülmek, en iyi ilaçtır. Ama ciddi bir şey olursa, lütfen doktora da gidin. Gülmek en iyi ilaçtır ama her şeyin bir sınırı vardır.
bilgierdemdir
gurbacık yazarı · gül, paylaş, anlat 🐸

Yorumlar